31 Ekim 2012 Çarşamba

HappyHalloBirthWeenDay :)

Böyle saçma bir başlık daha atmamıştım blog yazdığım süre boyunca. Olsun siz yine de bir sorun bu başlığı neden attım diye? Sordunuz mu? O halde cevap veriyorum. Dünyadaki globalleşme sonucu artık hepimiz diğer kültürlerin de bayramlarını, özel günlerini biliyoruz. Bugünün anlam ve önemini anlatan bir başllık bu. Çünkü bugün hem Cadılar Bayramı (Halloween) hem de benim doğum günüm. Aslında tam da bugün doğmam bence tesadüf değil. Çünkü ben de cadının tekiyim :)) Bu benim 37. yaşımı bitirdiğim gün bundan sonra yaş 38 0.o ne zaman bu kadar büyüdüm inanın ben de bilmiyorum. Neticede doğan büyüyüyor ben de ömür denen bu zaman diliminin 38.'sine adım attım bakalım. 


Halloween (Cadılar Bayramı) demişken; bakalım ne kadar zamandır kutlanıyor ne amaçla kutlanıyor?

"Cadılar Bayramı'nın kökeni aslen Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivali'dir. Samhain Festivali hasat mevsiminin bitişini kutlamak için gerçekleştirilir. Geleneksel olarak, festival kadim Paganlar tarafından kış için malzemelerin ve malların hazırlanması için kullanılırdı. Eski Gaeller şimdi Cadılar Bayramı olarak bilinen 31 Ekim'in yaşayanlar ve ölüler dünyası arasında bir bağ yarattığına inanırdı. Ölüler kötü niyetli ve tehlikeli kabul edilir; yaşanılan sorunlardan, hastalıklardan ve kötü hasattan onlar sorumlu tutulurdu. Festivalde ateşler yakılır, genellikle kış için öldürülen hayvanların kemikleri bu ateşlerde yakılırdı. Raufun ruhları taklit edebilmek için maskeler ve kostümler giyilirdi. Maskeler Samhain'den saklanmak için, kapıya bırakılan şekerler onu doyurmak için ve balkabaklarına çizilen yüzler ona tapmak için yapılır. Samhain'in yüzyıllar önce cehenneme gönderildiğine ve bir kere geri geldi mi, diğer şeytanî güçleri uyandırabileceğine inanılır. Cadılar Bayramı zamanla Hristiyanlığa adapte edilmiş, Azizler Günü'nün arifesi olarak kabul edilmiş, Pagan kökleri unutturulmaya çalışılmıştır.

Bir Pagan festivali olarak İngiltere'de İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler tarafından kutlanılmaya başlanmış; 19'uncu yüzyılda bu gelenek Kuzey Amerika'ya göçenler tarafından da devam etmiştir.
Batı Dünyası; 20'inci yüzyılda Cadılar Bayramı'nı bir Amerikan popüler kültürü olarak tanımıştır.
Cadılar Bayramı genelde Batı dünyası ülkelerinde kutlanır. Ancak popülaritesi Türkiye gibi ülkeleri de etkilemiştir.(Kaynak)

Bir turp ya da sukabağı oyarak içine mum koymak Cadılar Bayramına özgü bir adettir. Bayramın Kuzey Amerika'ya girişiyle birlikte balkabağı kullanılmaya başlandı. Adetin temelinde yatan sebepler tam olarak bilinmemekle beraber; öldükten sonra başının kesilmesini ve Kelt topraklarını istilacılardan korumak üzere Fransa'ya bakacak şekilde yerleştirilmesini isteyen Gal hükümdarı kutlu Bran'ın başını simgeliyor olması mümkündür.(Kaynak:NTV Yayınları, Mitoloji/272)

Cadılar Bayramı, her sene 31 Ekim'de kutlanan, çocukların genellikle korkunç kostümler giyerek kapı kapı dolaşıp şeker, meyve ve diğer hediyeleri topladığı bir bayramdır. Diğer Cadılar Bayramı aktiviteleri arasında kostüm partileri, korku filmleri izlemek ve perili olduğuna inanılan evlere gitmek sayılabilir.En yaygın olarak tüketilen şekerleme, elma şekeridir. Bundan farklı olarak tüm şekerlemeler de kullanılır. (Kaynak)"

Bu kadar bilgi yeter. Bugün doğumgünüm ben biraz şımarıp geleyim ;)

23 Ekim 2012 Salı

Bloga Gelen Adsız Yorumlar ve Yorum Ayarları

Birkaç aydır blog yazılarıma adsız spam yorumlar geliyor. Başlarda seyrek gelen bu yorumlar son bir ayda sıklaşmaya ve artık bunaltmaya başladı. 2 günde 78 spam yorum gelince tepem attı. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine yorum ayarlarımı değiştirince kurtuldum bu pislikten. Sizler de benim gibi rahatsızsanız bu yorumlardan ayarlarınızı aşağıdaki gibi değiştirirseniz rahat edersiniz.


Bu vesile ile hepinizin Kurban Bayramı'nı kutluyorum. Sevdiklerinizle birlikte sağlık ve mutlulukla nice bayramlara ulaşmanız dileğiyle hepinizi sevgiyle kucaklıyorum ♥♥♥

11 Ekim 2012 Perşembe

Mazeretim Var...

Çok sinirliyim bilog. İnsanların beni kendilerine benzetmeye çalışmalarını affedemiyorum. Bıktım artık mutsuz insanların mutsuzluklarına beni de ortak etmeye çalışmasından.  Beni seven ya olduğum gibi sevsin ya da hiç sevmesin lütfen! Gelip de bana "iyisin hoşsun da, bu da artık fazla değil mi?" diyen biri beni seviyor olamaz bilog. Zaten beni seven bunu söylemez öyle değil mi? Hayatımdaki hiç kimseden beni anlamasını veya anlamaya çalışmasını istemiyorum. Farklıyım ve farklı olduğumun farkındayım ayrıca da bu halimden mutluyum. Benimle arkadaşsan bunu göze alacaksın arkadaşım! Kendi kalıplarına beni de sokmaya çalışırsan işte o zaman işim olmaz seninle.

Facebook'a koyduğum "kediyim ben" fotoğraflarıma yazılan bir yorumdan çıktı bu kadar laf. Hayatımdaki herkese duyuruyorum: Kedileri seviyorum! Siz sevmeyebilirsiniz fakat bana saygı duymak zorundasınız. Arkadaşım olmanız sevgime müdahale yetkisi ve hakkı vermez size! Sevgimi nasıl yaşayacağımı da size soracak değilim! Sanırım yeterince açık olabilmişimdir. Şimdi herkes kendi işine ve mutsuzluğuna dönebilir!

Kendime not: Başkalarını umursayarak kalabalık bir hayat yaşayacağına, farklı mutluluğunla yalnız kal!

Bu fotoğraf geçtiğimiz hafta sonu Anıtpark'ta düzenlenen #ölümyasasınahayır mitinginde çekildi. Yeni çıkarılacak olan yasayı protesto etmek ve hem evimi hem de sokağımı dolayısıyla hayatımı paylaştığım patili dostlarımın sesi olmak için ben de oradaydım. Kedi oluşum da yine aynı sebeptendir. Bu yasayı çıkarmak isteyenlerin de sevgisiz ve mutsuz bireyler olduğunu düşünüyorum. Sevmeyi bilmeyen insanlar; lütfen bir iyilik yapın ve kendinizi uyutun, inanın; dünya siz olmadan çok daha güzel olacak!

5 Ekim 2012 Cuma

Himaye-i Hayvanat Cemiyeti

Gündemin yoğun ve karışık olması sebebiyle bugüne kalmış bir post bu. Patili dostlarımızın günüydü dün. Bu sebeple onların geçmişini öğrenelim istedim. (Kaynak: Yazılar: Wikipedia, Görseller)


"Himaye-i Hayvanat Cemiyeti (Türkçe: Hayvanları Koruma Derneği), 4 Ekim 1912 tarihinde İstanbul'da kurulmuş bir hayvan hakları örgütüdür. Bizans döneminde şehirde yaygın olarak dolaşan başıboş hayvanlar kedilerken, İstanbul'un Türklerce alınmasından sonra durum değişti. Osmanlı ordusunda yer alan Türkmenler ile birlikte şehre giriş yapan köpeklerin sayısı zaman için büyük artış gösterdi. Şehirdeki başıboş köpek sayısı öylesine artmıştı ki köpeklerin 15-20 tanesinin birarada gezdiği görülüyordu.

Fransız botanikçi ve gezgin Joseph Pitton de Tournefort, güncelerinde İstanbul halkının bu köpekleri önemsediğinden, köpeklere yuva yapan ve uyumaları için altlarına saman seren hayır derneklerinin varlığından ve yalnızca köpeklere verilmek üzere et satan seyyar satıcılardan söz eder.

Daha yakın tarihlerde İstanbul'u ziyaret eden Mark Twain ise köpeklerin sefilliğinden ve uğradıkları kötü muameleden söz eder. Osmanlı'da batılılaşma hareketlerinin başladığı İkinci Meşrutiyet döneminde Dorina Neave, Twenty Six Year on the Boshorus (Türkçe: Boğaziçi'nde Yirmi Altı Yıl) adlı kitabında semt sakinlerinin sandalcılara para vererek köpekleri karşı kıyıya gönderdiğini, karşı kıyıdakilerin de iki kat para ödeyerek köpekleri geri gönderdiğini anlatır.


Himaye-i Hayvanat Cemiyeti'nin kuruluş nedeniyse şehir içinde sayıları 50 bini aşan köpeklerden kurtulmak için devlet eliyle yürütülen resmî çalışmalardır. II. Mahmud döneminde ilk kez köpeklerin şehirden sürülmesine karar verildi. Sandallara, kayıklara doldurulan sokak köpekleri Hayırsızada olarak bilinen Sivriada'ya götürüldü. İkinci sürgün ise Abdülaziz döneminde yapıldı ancak İstanbul'un çeşitli yerlerinde yangınlar çıkmaya başlayınca bu olay halk arasında köpek tehcirinin laneti ve cezası olarak değerlendirildi ve adaya götürülen köpekler şehre geri getirildi.


Şark Ekspresi ilk yolcularıyla İstanbul'a geldiğinde, seçkin konuklar ve o tarihlerde yeni yeni artmaya başlayan araç trafiği köpek sürgünlerinin yine gerekli kıldı. Çünkü tramvay yollarında ve caddelerde gelişigüzel yatan köpekler kazalara neden oluyorlardı. Bu sürgünlerden en sonuncusu 1911 yılında yapıldı. Adaya hapsedilen köpekler hiçbir yardım bırakılmaksızın terk edilmişlerdi. Açlıktan birbirlerini yedikleri rivayet edilen köpeklerin adadaki ulumalarının geceleri İstanbul'dan duyulduğu söylenir.

Devlet eliyle yürütülen bu köpek kıyımına karşı harekete geçen bir grup nüfuzlu Osmanlı, 1912 yılında Himaye-i Hayvanat Cemiyeti'ni kurdu. Derneğin başkanı Ayan Meclisi üyesi ve eski sadrazamlardan Hüseyin Hilmi Paşa; ikinci başkanları Şura-yı Devlet Reisi Said Halim Paşa ile Teşrifat-ı Umumiye Nazırı İsmail Cenani Bey; kâtipleri Ayan Meclisi üyesi Baserya Efendi ile Şura-yı Devlet üyesi Yusuf Razi Bey, veznedarı Türkiye Millî Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Sir H. Babington'dur. Köpek sürgünlerinin yapıldığı dönemde İstanbul valisi olan İbrahim Bey ile daha iki yıl önce binlerce köpeğin Sivriada'da birbirini yemesiyle biten facianın yaşandığı dönemde (Şehremini) İstanbul Belediye Başkanı olan Tevfik Bey de bu derneğin üyeleridendir.

Dernek, o dönemde Beyoğlu Belediyesi'nin bünyesinde hayvanlara uygulanan zulmü bitirmek, iyi muameleyi özendirmek ve özellikle çocuklar arasında iyilikseverlik ve yardımlaşmayı yaymak gibi amaçlarla kurulmuş ve köpek itlafına karşı büyük kampanyalar yürütmüştür. 1911 yılından sonra kayıtlarda hiçbir köpek itlafı ya da sürgününe rastlanmaması bu derneğin başarıya ulaştığını gösterir. 


Himaye-i Hayvanat Cemiyeti 1914'yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'na girmesinden dolayı faaliyetine zorunlu olarak son vermek durumunda kalmıştır.

Fransız yazar Catherine Pinguet'nin Türkiye'de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan İstanbul'un Köpekleri adlı kitapta yazar İstanbul'un eski gündelik yaşamında sokak köpeklerinin yerini, başıboş bu köpeklerin İstanbul halkıyla ilişkilerini, köpeklere yönelik başlatılan itlaf ve tehcir kampanyasını, buna karşı olarak ortaya çıkan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti'nin çalışmalarını belgelerle anlatmaktadır."

İşte böyle dostlar, umarım hepiniz çevrenizdeki canların da sizi yaratan tarafından yaratıldığını fark edip; en az sizin kadar yaşamaya hakları olduğunu anlarsınız. Sevmek zorunda değilsiniz, zarar vermeyin yeter! 

3 Ekim 2012 Çarşamba

Blogger Buluşması


Hepiniz mutlaka duymuşsunuzdur geçen hafta Pazar günü İstanbul başta olmak üzere pek çok şehrimizde sokaktaki canların yaşama hakları için sözde(!) düzenlenen ölüm yasasına HAYIR demek için yürüyüşler düzenlendi. Söz konusu ölüm yasasına HAYIR demek ve tüylü dostlarımızın yaşama hakları için bu defa da Ankara'da, Pazar günü saat 14:00'da Sakarya Caddesi'nde toplanılacak. Nedir bu ölüm yasası derseniz Chilek'imin yazısını okumaya buraya alayım sizi. Sevgili Chilek ve ben dünyamızı paylaştığımız sessiz dostlarımızın sesi olmak ve bu insafsız yasanın dostlarımızın yaşam hakları doğrultusunda yeniden düzenlenmesini sağlamak amacıyla bu toplantıya destek vermek için orada olacağız. Hatta bunu bir blogger hareketine dönüştürelim diye düşündük. Blog yazarları olarak evinizdeki, sokağınızdaki patili dostlarımızın sesi olmak ve tepkinizi göstermek adına toplantıdan 1 saat önce yani saat 13:00'da buluşup kaynaşmaya ve sonrasında hep beraber HAYIR demeye var mısınız?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...